Tarihi Sirkeci garının yakının da, yeni yıla yaklaşan gecenin soğuk gökyüzü altında, renkli havayı fişekler, yeni bir başlangıcın kutlamalarıyla kalabalık İstanbul’u aydınlatıyordu. Sıcak sarılmalar ve arkadaşça öpüşmeler ardına geri sayım başladı.
‘‘On, dokuz, sekiz, yedi, altı, beş, dört, üç, iki, bir! Mutlu Yıllar!’’
Herkes bir anda bağırmaya başladı. Koca bir senenin sonuna gelip, yeni bir yılı karşılarken. Neşeli atmosferin ortasında yavaşça ilerleyen trafik sanki üstüme doğru geliyordu. Derin bir nefes almak için arkama döndüm, ama o anda nişanlım Orhan Mızra’yı gördüm, benim özel anınımı çalarken. Saat tam on ikiyi vurmuşken beni öpme isteğiyle soğuk dudakları bana doğru yaklaşıyordu. Fakat kalbimde zorla sürüklendiğim bu evlilikten uzaklaşma isteği bir anda habersiz kaçmama sebep oldu.
Benim için evlilik; sonsuz aşk ve birbirine duyulan sadakate konulan ciddi isim, hayatlarını birbirine adayacaklarına söz veren iki kişi arasında uzun bir bağlılık, ölümsüz ruhları ne olursa olsun, hastalıkta ve sağlıkta, ölüm onlarını ayırana kadar bir bedende iki ruh olmaktır. Ruhen veya bedenen herkesin böyle anlamlı bir bağlanma konusundaki düşünceleri aynı değildir ki bu çoğu zaman hafife alınır. Aşk yerine bir amaç arayışında olunca insan… Hele ki zorla evlendirilmek söz konusuysa.
Varlıkları ve gücü ile bilinen Yılmaz ailesinin bir üyesi olmak… Tek amacı kimsenin karşı çıkamayacağı bir güce sahip olmak isteyen babam Fikret gibi bir adam tarafından büyütülmek, beni zorla istemediğim bir evliliğin içine sürükledi. Ama ben sonuna kadar direnmeye hazırdım. Böyle sıkı bir ortamda büyümenin etkisiyle ailemin isteklerine karşı çıkabilecek ne tecrübem vardı ne de cesaretim… Vereceğim her kararın bir sonucu olacağını ve kaderime bir yol çizeceğimi bilsem de, hiçbir zaman vazgeçmek istemedim. Tüm olmazlara rağmen ben, içgüdülerime ve onun bana en karanlık anlarımda fısıldayıp umut ve güç veren sesine güvendim.
‘’Bahar? Bahar? ... Lütfen bekle’’ Orhan’ın yüksek sesi hızla geçen kalabalığın içinden koşabildiğim kadar hızlı koşarken kulaklarımda çınladı. Arkama baktım bir an için. Kaybolan gölgesini ararken, o an beyaz atlı prensimle çarpıştım ilk kez. Köşede durmuş, aydınlık gökyüzünü izliyordu.
‘’Körmüsün?!’’ diye bağırdım kızgınlık içinde. Üstüme tatlı bir koku bırakan içkisi üstüme dökülmüştü.
‘‘Özür dilerim hanımefendi. Görmedim sizi. Bir anda ortaya çıktınız,’’ yakışıklı adam hemen özür diledi. Kendimi soruştururken koyu renkli gözleri bana baktıkça sanki flört edercesine konuşuyordu benimle. Açıkçası ona tepki vermeden önce ondan çok kendime kızmıştım.
Söylenmemiş sözlerin utancı içinde kaybolmak için gizli bir dünya arayışında, karanlık gecenin içinde kayboldum. Yerine kendimi ailemin Osmanlı mirası olan evinde sonu olmayan gelenekler ve anlamsız ilkeler arsına sarılmış bir şekilde şık bir vazonun içinde hapis edilmiş buldum. Kendimi bildim bileli, her şeyden uzak bir dünyanın ortasında yaşamıştım. Altın bir kafesin içine hapsedilmiş, çılgın hayalleri olan yalnız bir gül. O kafeste özgürlüğün renkleri solarken hayatta kalmak için var olan dikenlerim kimseye ulaşamıyordu.
Hiçbir şey, hiçbir zaman benim hakkımda olmamıştı, ne de seçim kararı bendeydi. Gözlerimi açtığım andan beri ben, birinin bana bakması için hayata gelmiştim. İsmim benim için seçilmişti. Aynı şekilde konuşmayı ve yürümeyi, giyinmeyi ve sosyal davranışlarımı da öğrenmemin sıralamaları da... Bir kere bile kendi istediğimi seçme özgürlüğüm olmamıştı. Ve pek yakında sonuna kadar nefret ettiğim bir evliliğe kendimi teslim ederek her şeyden vazgeçmek üzereydim. Kolay olduğu için içine düştüğüm bir bağlılık ve özgür olup kalbim beni götürdüğü yere takip etme isteği arasında kalmıştım.
Müzik odasına koştum. Çocukluğundan beri ruhuma yumuşak bir sesle konuşan piyanomun sesinde beni rahatlatacak melodiler umuduyla. Müzik babamın kurallar dolu evinde yaşarken yapmamın yasak olmadığı tek özgürlüğümdü: bir yandan da içimde saklanan duygu ve düşüncelerimi açığa çıkarmamın tek yoluydu.
Uykusuz bir kaç gecenin ardından soğuk bir Ocak sabahına uyandım. Balkonuma çıkıp köşkümüzü çeviren geniş arsaya bakarken rüzgârın uğultusunu dinledim. Sis, tabiat ananın çıplak kalmış ağaçlarının arasından geçiyordu. Zaman fark etmeden geçmiş ve sonunda düğün günüm gelmişti. Hayatımdaki yeni yolculuğumu kutlamak için giydiğim beyaz gelinlik ile birlikte dışarıda da doğanın kendi inci rengindeki örtüsü dökülmeye başladı, kar yağıyordu her yere.
Sabahın bir kaç saat ardına, evimizin sessizliği önemli davetlilerin beni hayatımın en mutlu günü olması gereken günde tebrik etmek için varmalarıyla bozuldu. Ben bu sırada hala sıcak odama kilitlenmiş bembeyaz olan kıyafetlerime son dokunuşları yapıyordum; belime geleneksel kırmızı kurdeleyi bağlayarak. Parlak aynada kendime baktım. Mutlu yansımamı tanıyamaz bir haldeyken, pişmanlığın yüksek sesleri aklımı ve ruhumu rahat bırakmıyor, son kez bir şey yapmam için beni teşvik ediyordu. Kalbim bile sanki beni gelecek tehlikelere karşı uyarırmışçasına hızla atıyordu.
‘‘Bunu yapabilirsin, Bahar… Bunu yapabilirsin’’ diye fısıldadım aynadaki yansımama. Özgürlüğüme ulaşma savaşını kaybettiğim için kendimi hayal kırıklığına uğratmıştım. ‘‘Artık geri dönüş yok. Gerçeklerle yüzleşme vakti geldi.’’ Acı içinde düşüncelerimi yuttum. O sırada annemin kapıyı çalması üstüne mantıklı bir şey düşünme çabalarım durdurulmuştu.
‘‘Bahar? Hazır mısın hayatım? Zamanı geldi!’’ Annem kilitli kapının arkasından seslendi. Beni ve ruhumu teslim almaya davet edercesine.
‘‘Evet, anne! Birazdan orda olurum!’’ ona seslenirken bir an nefesim kesilecekmiş gibi oldu. Ellerim anormal bir şekilde terliyor, suratımsa buz gibi soğuktu. Mutsuz sözler üstüne kurulu bir hayata doğru adım atmaktan korkup diğer tarafa, balkona doğru koştum biraz temiz hava almak için. O sırada dışarıda karanlığa saklanmış bir şekilde yeni yıl gecesi çarpıştığım yakışıklı beyefendiyi gördüm. ‘‘Sen?!’’ şaşkınlık içinde nefesim kesildi. Bir anda kan basıncım son raddesine geldi ve kalbim bir an durdu sanki. Durumun şaşkınlığında sesim kesilmiş ve düşüncelerim kaybolmuştu. Belki de korkum.
‘’Korkma. Sana zarar vermek için burada değilim. Söz veriyorum,’’ dikkatli bir sesle fısıldadı etrafına bakınırken. Kendini fazla zorlamadan aşağı balkondan benim odamın balkonuna tırmandı. Şansına hemen aşağıda müzik odası vardı ve o oda da kimse yoktu, babamın korumaları bile.
Annem, ‘‘Bahar? Neden bu kadar uzun sürüyor, Orhan seni aşağıda bekliyor’’ diye seslenerek aşağıda beni bekleyen sorumluluklarımı hatırlattı. Umursamazlığım onu mutsuz ediyordu. Sabırsız ses tonundan bunu hissedebiliyordum. Tam cevap verecekken odamdaki davetsiz misafir tarafından durduruldum.
‘‘Sus.’’ Yüzündeki çizgiler ve kolları yükseldi. Konuşmamı, belki de çığlık atmamı engellemek için elleriyle ağzımı kapattı. O sırada beline takılı silahı fark ettim. Sıcak dudaklarıma dokunan teni soğuktu, gizemli gözlerine baktıkça aramızdaki gerginlik azalmaya başladı. O sırada şüphe uyandırmamak için beni rahat bıraktı, ellerini salarak.
‘’Birazdan orada olurum!’’ diye cevap verdim hüsran içinde, bir sonraki adımımın ne olacağını düşünürken. Her ne kadar odamdaki yabancının varlığını açığa çıkarmak istesem de o an kendimi Orhan ile evlenmekten kurtarmak daha önemliydi. Belki de odamda ki bu yabancı benim her prensesin hayalinde olan kahramanımdı. Dualarımı duymuş beni kurtarmaya gelmişti. ‘‘Bu düğün olamaz, buradan kaçmam için bana yardım etmelisin’’ diye söyledim panik içinde. Kaşları şaşkınlık içinde birbirine girdi.
‘‘Ne?’’ gözleri açıldı bir anda, kafası karışmış bir halde bana bakarken.
‘‘Evet. Duydun beni. Gidelim!’’
‘‘Bekle bir dakika. Anlamıyorum…’’
‘‘Anlatacak vaktim yok!’’ diye ısrar ettim. ‘‘Odama girdin ve bunun için seni tutuklattırabilirim, ama bunun yerine kendini kurtarman için sana bir şans tanıyorum.’’ Aslında özgürlüğüne kavuşmak için çırpınan bendim. Ona güvenip güvenemeyeceğimi bilmiyordum. Fakat o an hiç düşünmeden, sonucu ne olursa olsun her şeyi yapmaya hazırdım. ‘‘Kimse burada olduğunu öğrenmemeli.’’ Bir yandan saate bakip bağımsızlığımın son kalan dakikalarının hızla ilerleyişini izlerken, kendi kaçışımın arayışında gözlerinin içine bakıp ona söz verdim.
‘’Tamam, ama acele etmeliyiz…’’ bir az şüpheli baksa da, kabul etti. Yakalanmadan kaçmamız için bir yol ararken arkasına dönüp etrafını kolladı. Uzun elbisem yere değmesin diye tutarak adımlarını takip ettim. Yakalanmak üzereyken elini uzattı ve balkondan aşağıya uzanan ipine tutunmam için yardım etti. Bu garip durum hem bedenimi hem de zihnimi zorladı. Beraber evin arkasındaki ormana doğru koşarak düğün alanından uzaklaşabildiğimiz kadar uzaklaştık. Geriye hayal kırıklığına uğrayacak insanlar bırakarak. Ve kalbi kırık bir damat…
Plansız kaçamağımızın ardından gecenin karanlığı üzerimize çöktü. Batan güneşin ardından rüzgârla soğuyan hava bile bir değişikliğe uğradı. Bense planladığım gibi balayıma gitmek için yolda olmak yerine gelinliğimle boş ağaçların dalları arasında, ıslak karın üstünde atlıyordum. Evden uzak, uzun bir kaçış ardından kendimizi sonsuz ağaçların kapladığı bilinmedik bir yerin ortasında bulduk.
‘‘Daha ne kadar var? Yoruldum.’’ Sessizliği bozarak mutsuzluğumu bildirdim ama o benle göz göze bile gelmeyip tüm yol boyunca sessizliğini korudu. Sakin bakışları ardında her an patlayabilecek bir kızgınlık sezdim. Fakat cevapsız hali beni konuşmaya daha fazla zorladı. ‘’Ne dediğimi duymadın mı?’’ Yürümeyi kestim bir an için dikkatini bana vermesi umuduyla. Her ne kadar kibar ve nazik biri olmuş olsam da, hayatımda ilk kez tavrımı bir yabancının yanında kendimi korumak için bir silah gibi kullanacaktım; çünkü tek başımaydım.
‘’Evet. Duydum!’’ Aglak bir sesle sonunda cevap verdi, montunun cebinde bir şey ararken.
‘‘Noldu? Ne arıyorsun?’’ Merak etmiştim.
‘‘Telefonumu kaybettim. Düşürdüm sanırım. Lanet olsun!’’ mutsuz olduğu ve bir yandan olan her şey için beni suçladığı çok belliydi.
‘‘Neden bu kadar kızgın olduğunu bilmiyorum! Seni hapse atılmaktan kurtardım. Bana böylemi teşekkür ediyorsun? Davranışların çok saçma!’’ hayal kırıklığı içinde başımı salladım. Her ne kadar bakımlı görünüşü bir hırsızı andırmasa da görünüşler yanıltıcı olabilir. Buna zamanla inanmayı öğrendim ve çoğu zamanda haklı çıktım.
‘‘Kim dedi hapse gireceğim diye?’’ kendinden çok emin ve güvenir bir şekilde cevapladı. ‘‘Unuttun sanırım, sana burada iyilik yapan benim.’’
‘‘Öyle mi? Evime izinsiz olarak girmek ne olur o zaman? Bunun bir suç olduğunu bilmiyorsun sanırım.’’
‘‘Düşündüğün gibi değil, emin ol.’’
‘‘Değil mi? O zaman ne yapıyordun balkonumun dışında saklanarak? Bunu nasıl açıklayacaksın?’’ Merakla soruşturdum onu, bir yandan mesafemi koruyarak. Cevabını vermesi biraz zaman aldı. Bende aslında bir yandan geçekleri duymaktan korkuyordum.
‘‘Her neyi çalmayı düşünüyorsan, söz veriyorum sana onun değerinin üç katını verebilirim.’’
‘‘Bir saniye hanımefendi,’’ bir an gülümsedi. ‘‘Ben hırsız falan değilim’’ diye açıkladı ve parlayan kimliğini gösterdi. ‘‘Önemli bir dava üstüne çalışıyorum, detektifim ben. Ama belli ki bana yanlış bilgiler verildi ve yanlış yerde yanlış zamanda bulundum.’’ Bunları söylerken bana doğru parmağını uzatmış, kendini açıklamak için çok istekliydi.
‘‘Ha!’’ Utanç içinde gözlerimi ondan ayırdım. O ise tepkime aldırmayıp sessizliğine geri dönerek yürümeye devam etti. Düzgün bir şekilde özür dileyemeden bende sessizliğimi korudum ve onu takip ettim. Ta ki ormanın ortasında bir kulübeye varana kadar. Kulübe boş gözüküyordu. Beraber özel mülke doğru yaklaşıp, içerisini incelemek için camdan içeri baktık.
‘‘Geceyi burada geçirmek iyi olabilir. Sabahta ayrı yollarımıza devam ederiz,’’ Sesli bir şekilde ikimiz için karar verdi, evin kapısını açmaya çalışırken. ‘‘İçerisi çok soğuk, sobayı yakarım ben.’’ Bana karşı tavrı çok ciddiydi. Özür dilemem için bile bir fırsat vermedi. İçimde hala biraz korku vardı. Diğer yandan da beni alıştığım hayattan uzaklaştıran bu çılgın macerada hoşuma gidiyordu.
Kaldığımız kulübe alışkın olduğum lüks hayata göre çok daha kötü durumda olsa da, kaçışımın ilk gecesinde sığınabileceğim bir yerim oluğu için şanslıydım. Issız kulübenin içinde, köşede tuğla bir sobanın etrafında eski bir koltuk ve kırık bir sandalye vardı. Diğer köşede içinde örtü ve battaniyelerle dolu büyük bir dolap… O, sobanın önünde dışardan getirdiği kütükleri dizerken, ben de rahat etme çabasıyla koltuğa yatıp küçük bir bebek gibi kıvrıldım.
Soba yanmaya başladığında sırılsıklam olmuş kıyafetlerimi kurutma çabasıyla ateşe doğru yaklaştım. Bir an sırtımdan aşağı soğuk bir rüzgâr esti, bedenimi ateşli bir hisle bırakarak. Dişlerimin birbirine çarpmaması için kendimi zor tutuyordum. Fazladan bir battaniye almak için uzandım ama o an her şey çok daha soğuk geldi. Beklenmedik kış soğuğunda sürekli hapşırıyordum.
‘‘İyi misin?’’ Beni kontrol etmek için bana doğru döndürdü kafasını, yanan ateşin önünde otururken.
‘‘Evet iyiyim… Ama bu gece sanırım hayatımda ilk kez aç yatacağım. Dayanırım.’’ Aramızdaki soğukluğu biraz kırmak umuduyla espri yapmaya çalışmıştım.
‘‘Üzgünüm. Burada hiç yemek yok. Dolapları karıştırdım bile ama bir kaç şişe su hariç hiçbir şey yok.’’
‘‘Önemli değil.’’ Gülümsedim. O ise sustu. ‘‘Bak, sana yarattığım sıkıntılardan dolayı özür dilerim. Bunun hiç birini planlamadım. Her şey bir anda, kontrolüm dışında oldu.’’ Her ne kadar özgür olmak için delilik etmiş olmasam da kendi karmaşamın içine başka birini sürüklemek istemedim hiç bir zaman. Onun şanssızlığına benim onu kullanmam için doğru zamanda doğru yerdeydi. Benim onu kullanmam için doğru zamanda doğru yerde olması onun şanssızlığıydı.
‘‘Sana olanlar yüzünden kızgın değilim. Öyle bir izlenim verdiysem özür dilerim. Bir yandan hayatını değiştirecek bir olaya karşı böyle ani bir tepki vermeni anlayabiliyorum. Ama hayatta her şey düşündüğümüz, istediğimiz gibi olmaz her zaman. Mesela benim bugün yanlış giden araştırmalarım.’’ Sonunda erkeksi bakışlarının ardında sıcak bir etki bırakarak gülümsedi. Gülümsemesi sanki beni ona doğru çekiyordu. Hiçbir şekilde karşı çıkamıyordum.
‘‘Doğru. Ama yine de, gününü mahvettim diye kendimi suçluyorum.’’
‘‘Olur, böyle şeyler. Ama benim merak ettiğim ne oldu da bir anda kocan olacak kişiyi aceleyle terk ettin. Eminim ki şu an seni arıyordur ailenle birlikte.’’ Gözleri yine bana doğru baktı, benden makul bir açıklama beklercesine.
‘‘Emin olabilirsin Orhan’a olan evliliğim babam Fikret’in ayarladığı bir saçmalıktan başka bir şey değil. Ama artık onun kuralları altında yaşamaya dayanamadım. Annemde bu evliliğe karşıydı aslında ama o bile aklından geçenleri söylemeye çekiniyordu. Bu andan sonra bir daha kimsenin hayatimi nasıl yaşamam gerektiğini söylemesine izin vermeyeceğim. Sıkıldım artık başka insanların istediği gibi yaşamaktan!’’ Hapşırdım. Gözlerim sulandı bir anda.
‘‘Çok yaşa.’’
‘‘Teşekkürler.’’
‘‘Sana katılıyorum. Herkes kendi kaderini yaşamalı. Hayatını kontrol eden tek insan sen olmalısın.’’ Yanan ateşteki odunları düzeltmek için döndü, o onda benim bile cevabini bilmediğim en önemli soruyu sordu.
‘‘Peki ya şimdi ne olacak? Sonsuza kadar kaçamazsın.’’
‘‘Gerekirse kaçarım.’’ Derin bir nefes aldım. ‘‘Ne olursa olsun kendi verdiğim kararların sonuçlarıyla yüzleşmekten başka bir çarem yok. Bir şekilde kendime yeni bir başlangıç için gereken neyse onu bulacağım.’’ Tam biraz ısınmışken, gözlerime ağır bir ağrı girdi.
‘‘İyi şanslar. İhtiyacın olacak.’’
‘‘Teşekkürler, hayatımı kurtardığın için de,’’ huzurla söyledim, onu, sessizliğine kapılmış seyrederken. İlk görüşte her ne kadar inatçı görünmüş olsa da, gizemli kişiliği çekici geliyordu. Arada bir tehlikeli tarafını göstermesi beni ona doğru çekiyordu. Hanim kızı kişiliğimin ardında bir yandan içimden geldiği gibi davranmam, bir yandan ise duygusal ve maceracı olan ruhum vardı. Ailede babamın tarafından gelen özelliklerdi bunlar, her ne kadar bunu gösterme konusunda içime kapansamda gizlicede gurur duyuyordum aslında.
‘‘Birşey değil.’’
Gece boyunca uykumda dönüp durdum. Anlamsız rüyalar aklımı ele geçirmiş, gecemin rahatlılığını yok ederken düşüncelerimi kontrol etmeye çalışıyordum. Kalbimin gömülü sesi bile arada kesiliyordu. Uyandığımda nefesim kesilmişti. Kendimi toparlamakta zorlandım. Belki yasadığım kabus bir halisunasyondu. Veya lanetlenmiştim ve ruhum elegeçirilmişti.
Bir sonraki sabah doğada ki tüm canlı varlıklar nefes kesen manzara içinde donmuşken, güneş erken doğmuştu. Uyandığımda kendimi dinlenmiş ve geçmişimden azat edilmiş hissettim. Kapalı alanın içinde yakışıklı detektifi yerde uyumuş bir şekilde buldum. Kimliği ve silahı yanındaydı. Yanan ateş tamamen sönmüş, odayı soğuk hava sarmıştı yeniden. Üstüne bir tane daha battaniye örtmek için uzandığım an, bir anda uyanıp döndü.
‘‘Günaydın.’’ Gülümsedim.
‘‘Günaydın.’’ Hemen ayağa kalktı ve silahına uzanıp belinin arka tarafına gizledi. ‘‘Geç oldu, gitmeliyiz.’’ Saat daha sabah yedi olsa da, hayatına dönmek için acelesi vardi, açıkcası, benim de. ‘‘Dün gece dışarısı çok sessizdi. Buradan trafik sesini bile duyabiliyordum, bu demektir ki yakinlarda bir yol var.’’
‘‘Bu iyi’’ Cevap verdim, o yerde halının üstünde uyuyarak geçirdiği uzun bir gece ardından boynunu esnetirken: ‘‘Otobüs garına gitmem gerekiyor’’ dedim, aklimdan geçen planı açıklayarak. Yaptıklarımdan sonra eve dönmem imkansızdı. Hiç bir ihtimal yoktu.
‘‘Neden? Nereye gidiyorsun?’’
‘‘Benim için çok değerli olan ama uzun bir süredir göremediğim birini görmeye gidicem’’ dedim, mutlulukla ve daha güzel bir başlangıcın umuduyla. Daha fazla söz söylemeden en yakındaki yolu bulmak için yola koyulduk.
Hayatımın bu yeni evresine bir yabacı ile birlikte girmişken, kişiliğinin ardında korkusuz bir ruh buldum. Her an olabilecek bir tehlikeye karşı tetikteydi, bu kendimi güvende hissettiriyordu. Her ne kadar fazla birşey söylemese de, altın bal rengi olan gözleri sıcak bir hikaye anlatıyordu. Her ne kadar yeni tanışmış olsak da sanki onu yıllardır tanıyormuşum gibiydi. Bir süre sonra bitiş çizgisine vardık. Hızla, durmadan geçen trafığin yolunu el ele geçtik, artık veda etme vakti gelmişti.
‘‘Buraya kadar. Burdan sonrasını biliyorum’’ dedim heycanla, bir yandan kendimi yeni bir mücadeleye hazırlarken. Gerçek hayat ile bir mücadele... ilk kez de buna atılmaya hazır hissettim kendimi. ‘‘Yardımların için teşşekürler ve sana yarattiğim sorunlar için özür dilerim.’’
‘‘Sorun yok… Kendine iyi bak, iyi şanslar.’’ Gülümsedi.
‘‘Teşekkürler, sanada.’’ İçimde bir rahatlamayla gülümsedim. Parlak sarı bir taksi beni almak için yanaştı kaldırıma, o sirada elini uzattı.
Uzak variş noktama yol almışken, bir yandan ailemi biraktığım için kendimi suçlu hissediyordum. En çok da annemi... Eminim, korku içinde dönüşümün haberini bekliyordur. Ondan veya evden hiç uzak kalmamıştım. Ama herşeyin bir ilki vardı. Başladığım yere geri dönmekte benim içim ölüm olurdu.
Nişanımı bitirmekten başka bir seçeneğim yoktu ve oyun oynamaktan sıkılmıştım. Tek isteğim kendi ayaklarımın üstünde durup, özgür bir hayat yaşamaktı. Önümdeki zorlukları kendi istediğim şekilde aşarak, ailemin karmaşasına geri kapılmayacağıma bu sefer inat etmiştim.
Otobüs garına gelmeden önce bir kuyumcuya uğrayarak, elmas yüzüğümü sattim. Çünkü; Orhan’ı ve ona olan bağlılığımı hatırlatıcak hiç birşey istemiyordum. Bir sonraki işim, yeni bir kıyafet. Gelinliğimden kurtulmak bir rahatlık getirdi. Yeni bir ben yaratıp herşeyi yeride bırakmaya çalışırken üstümde bir yük gibi taşıyordum onu.
Otobüs garına vardığımızda babaannemin tek başına yaşadığı şehir, İzmir’e giden ilk otobüsteki son koltuğu aldım. Yıllardır babamdan gizli olarak birbirimize mektup yazıyorduk. Adresini artık ezberlemiştim. Her ne kadar önceden tanışmamış olsak da, annem ile olan geçmiş ilişkisi aramızdaki en önemli bağdı. Küçükken annem hep onun sevgi dolu kalbi ve şevkatli ruhunu öven hikayeler anlatırdı bana uyumadan önce.
Uzun sure önce babannem ve babam çok büyük kavga etmiş ve aileden uzaklaştırılmış. Kimse bana tartişmanın konusunu hiç bir zaman açıklamadı, küçük bir ipucu bile... Ben de affedilemeyecek birşey yaptığını düşünmeye başladım. Ama kim tarafından? Hiç bir zaman nedenini bilemedim ve soruşturmak bir seçenek de değildi.
Neredeyse sekiz saat yolda geçirdikten sonra, sonunda tarih dolu şehir İzmir’in batı yakasına vardım. Akdeniz’in sakin dalgalarıyla çevrili şehirde ilk gördüğüm taksiye atlayıp ailemin kayıp üyesinin mahallesine doğru yol aldım. Hava kararmaya başlıyordu. Dükkanlar sokağın kenarına kurulmuş çadırlardan oluşuyordu. Birşeyler satmak için birbirleriyle rekabet ederken, çocuklarda bir araya toplanmış futbol oynuyordu.
Büyük annemin boş evini bulmak kolaydı, ama vardıktan yakın bir süre sonra öldüğünü öğrenmem herşeyi zorlaştırdı. İçinde doğup yaşamak zorunda kaldığım zengin hapishaneden sonunda kurtulup, onunla tanışmak için bu kadar yaklaşmışken, ruhunun artık burada olmadığını öğrenmek... Bir ay önce ağır bir zatüreye kapılmış ve atmış sekiş yaşında hayata veda etmiş. Hala genç ve güzeldi. Yeniden bir araya gelmemiz kısmet değilmiş.
Cevabını aradığım geçmişime dair hatıralarla dolu eve girmek o gece yaptığım en zor şeydi. Babannemin topraksı kokusu hala evin etrafında dolanıyordu. Yatak odasına yaklaştıkça onun ruhunu evin her köşesinden fısıldarken hissettim. Oysa ki yalnızdım, yine yeniden. Yatağının yanında etrafına rekli kurdaleler sarılmış, mektuplarla dolu tahta bir kutu buldum. Düşüncelerini düzenlemek için değişik bir yöntemi varmış gerçektende.
Yorgun bedenimi dinlendirmek için kafamı bir zamanlar babannemin olan bir yastığına dayamışken, bir anda kurtarıcımın yüzü belirdi gözümün önümde. Onunda benim gibi birşeyler hissetiği konusunda düşüncelere daldim. Hüzün dolu olması gereken anımı başka duygularla örten aklım, bir şekilde yaşadığım kaybı düşünmüyordu hiç. Yaşadığım olayların bu duruma sürükleyen komik tesadüfünü düşünerek kendime güldüm. Bilmediğim bir yerde tek başımaydım. Varlğımın nedenlerini tanımlamaya çalışıyordum, ama yapbozun önemli bir parçası sonsuza kadar yok olmuştu. Geriye bırakılmış anılarla dolu yazılardan başka birşey kalmamıştı.
Bir sonraki gün babannemin gömüldüğü mezarlığı bulma yoluna koyuldum. Mezarlık onun hayatı kadar basitti, sağ ve sol tarafına güller serpiştirilmiş. Beklenildiği gibi bir çok kişi cenazesine katılmış. Komşuları tarafından sevilirdi. Fakat ona veda etmek için aileden kimse yoktu malesef. Keşke ben orda olsaydım, ama ondan çok keşke hala hayatta olsaydı. Ona sarılıp onu ne kadar çok sevdiğimi söylemek istiyordum, ve ona ne kadar çok ihtiyacım olduğunu. Ona kavuşma hayallerim fazla geçmeden öldürüldü, artık orda kalmam için bir neden yoktu.
İstanbul’a dönmek o anda tek şeçeneğimdi. Babaannemin bir kaç eşyasını tek bir bavula sığdırıp çıktım. Anneme bu hüzünlü haberi söylemem gerekiyordu, ama eve döndüğümde unuttuğum bir gerçekle yüzleştim. Kim bilebilirdi ki babamın babaannem gibi benimde aileyle olan bağlantımı kesiceğini. Bunu hiç hesaba katmamıştım, ama aslında düşündüğümden daha gerçekçiydi.
Etrafı duvarlarla kaplı köşkün dışında, içeri girmek için hiç bir izinim olmadan duruyordum. Babamın beni böyle suistimal etmesi de benim için bir uyanıştı. Her ne kadar onun çatısı altında yaşamama rağmen, onun güce karşı bağımlılığını hafife almışım.
Yasak cennetin metal boşluklarından içeriye bakarken annemi gördüm. Balkonumda duruyor, babam ile tartışıyordu. Annelik içgüdüleri ile ailem olmadan yanlız kalacak olmamı kabul edemiyordu. Kimsenin ne düşündüğü umrunda değildi. Tek istediği beni affetmesi ve geri dönmeme izin vermesiydi. Bense uzaktan sessizlik içinde hayatımın tartışılmasını seyrediyordum. Kendimi savunmayacaktım, yanlış birşey yapmamıştım.
‘‘Yapma, Fikret! Lütfen, yapma!’’ bağırdı, bir anda tüm çocukluğumun güzel anıları, müzikal sevdamı yakan bir kıvılcımla yok oldu. Gözlerimin önünde tahta pianom kızgın bir ateşte yanıyordu. Siyah beyaz notaları arasına tüm sırlarımı saklayan harmonik kutu; benim konuşma sesimdi. Yıllardır mahkum olan sesim.
‘‘Hayır!’’ diye bağırdım içimdeki acıyı ortaya çıkaran gür bir sesle. Gözyaşlarım haksız durumun ortasında saklı kaldı. Bu kadar acıyı ve eziyeti hak edicek ne yapmıştım? Nasıl bir baba kızının hayatını yok eder? Sevmediğim bir adamla evlenmedim diye mi? Bu sert davranşları artık kabul edemeyecek duruma gelmiştim. Malesef duvarın ters tarafındaydım ve ne annemi lanetli evliliğinden kurtaracak ne de onun ailesinden çok gücü seven bencil kocasını kurtarabilecek durumdaydım.
Tanıdığım ve sevdiğim herkesle olan bağlarımdan uzaklaştırıldıktan sonra, kendimi boğazın kenarında huzur içinde yürürken buldum. Özgürlüğün dalgaları sonsuza kadar bağlılık sözü olmadan o kadar güzel katlanıyordular ki. Ne kalıcak bir yerim vardı ne de başka bir planım. Deniz kenarında bir banka oturup babaannemin mektuplarını karıştırmaya başladım. İçinden saklı bir hazine veya bana yardımcı olacak bir ipucu çıkması umuduyla. Yaşamak için bir amaca ihtiyacım vardı. O an, bir mektupun arka arafında İstanbul’da yaşıyan bir avukatın ismini ve adresini buldum, İskender Göçer.
Hiç düşünmeden avukat ve babaannem arasında bir bağ bulma umuduyla, hemen ayaklanıp şehrin kalabalık trafiğinin arasında hızla koştum. Bürosuna, şansıma tam iş saati bitiminde vardım. İskender eve gitmek için çıkmak üzereydi, ama aramızda kısa bir tanışma ardına planları değişti. Babaannemle hep iletişim halinde kalmışlar yıllardır, bundan dolayı vefatından haber vardı. Hatta cenaze günü İzmir’deymiş.
İskender, babamın yaşlarındaydı. Uzun süredir bir savunma avukatıymış ve dedemi de babaannemi de yıllar öncesinden tanıyormuş. O zamanlar, o da İzmir’de yaşıyormuş. Herşeyin üstüne bir de amcam Hakan’ın yasal danışmanıymış. O Paris’te yaşarken onun burada ki işlerine o bakıyormuş. Amcam bir kaç ay sonra İstanbul’a dönmeyi düşünüyormuş, ama onun hakkında da hiç birşey bilmiyordum ben. O da ailemle konuşmuyordu.
Beni İskender’e ulaştıran talihsiz olaylara rağmen, İskender bana yardım etmek istedi. Hem hukuken hem de maddi olarak. Bunun için minnetardım. Her ne kadar kimseye yük olmak istemesem de o an nezaketini kabul etmekten başka bir seçeneğim yoktu. İskender, karısı Elmas Göçer ile Bebek’te ki yeni taşındıkları evde yaşıyordu. Ben hayatlarına girdiğimde daha yeni evlerine yerleşmemişlerdi bile.
Kısa bir süre sonra özgürlüğüme yeniden kavuştum. Müzikal dünyamı keşvetme yolunda bir karar alarak, bana evini açan aileye olan saygımı ve minnetarlığımı göstermek için iyi bir fırsat yakaladım. Göçer Eğitim Deneği’ne katıldım. Türkiye’de zor durumda olan çocuklara eğitim vermek için çabalayan, Türk bir dernekti. Dernek, yıllardır çocukların okul da ve sosyal hayatta istikrarlı bir hayat yaşamaları konusunda ki hedefinde çok başarılı olmuştur. Bende bu kuruma gönüllü olarak katılıp bu önemli konudaki çabalarında yardım etmek istedim.
Elmas Göçer derneğin kurucusuydu. Kırklı yaşlarında asil bir kadındı. Güzel bir gülümsemesi ve içten bir kişiliği vardı. Katılışımın ardından beni samimi bir şekilde karşıladı. Sonunda tek başma bir yolda yürüme konusunda bir karara vardığım için gururluydum. Motivasyonla ve gerçek bir amaçla... Yaşadığım rahat hayat biçiminden dolayı çok şanslıydım, ama herkes benim kadar şanslı değildi. Amacım başkalarına karşı olabildiğim kadar nazık olmaktı ve bir daha hiçbir şeyi kanıksamayacaktım. Bir zamanlar bana önemli gelmeyen bazı basit şeyler bile başkalarının gözünce çok değerliydi.
Dernekte ki ilk haftamda benim için bir hayal gerçekleşmişti sanki. Yeni öğretim pozisyonum benim için her ne kadar yeni bir deneyim olsa da, bana kendim ve öğrencilerim hakkında bir çok şey öğreten önemli bir tecrübeydi. Farklı geçmişleri olan farklı yaşlarda ki çocuklar, piyano çalmasını öğrenmeye çok heyecanlıydılar ve bir süre sonra içlerindeki sanat ve yaratıcılığın yolunu müzikle keşvetmeye başladılar.
Tek başıma olmaya alışmaya başlamış olsam da annemi özlüyordum. Düğün gününden beri konuşmamıştık. Telefonu alıp onu aramamak için zor tutuyordum kendimi. Babamın konuştuğumuzu öğrenip aralarını daha fazla zorlaştırmaktan korkuyordum. Bundan dolayı ikimizin iyiliği için görünmez kalmalıydım. Bu hassas durumu İskender’e bıraktım, o bizim iletişim içinde olmamız için en güvenli yoldu.
İlk haftamın sonunda derneğin yıllık bağış toplamak için yapılan organizasyonu, Istanbul’un en güzel otellerinden birinde asil kurucuları tarafından yapıldı. Elmas hanım ve kocası, İskender. Ana lobiden içeri girdiğimde birazdan nazik bağışlar yapıcak olan zengin kalabalığı eğlendiren bir klasik müzik çalıyordu arka planda.
Kafamı çevirdiğimde, gölgelerden açığa çıkan gizemli kahramanımı gördüm. Masalda kaybolmuş bir prensi anımsatıyordu. Ve belki de hayalinde prensesinin arayışındaydı.
Balo salonunun tam ordasında açık kırmızı elbisemle duruyor, Elmas hanım ve diğer gönülülerle sohbet ediyordum. Yabancinin gözlerini her hareketimi izlerken hissedebiliyordum. Kalbim hızla çarpıyordu ve sanki onun büyüsüne kapılmış gibi gözlerim ona doğru döndü. Bir an bile olsa güçlü bir bakış yakaladım.
‘‘Aman tanrım! Burada..!’’ diye düşündüm kendi kendime. Diğer yandan ise, içinde bulunduğum sohbeten kendimi ayırmama çabasında gülümsüyordum. Bir anda içimi ateş bastı ve kendimi kalabalıktan ayırdım.
Plansız kaçışım beni terasa sürükledi. Soğuk rüzgar beni gecenin karanlığında sürüklüyordu, ay bulutların ardından bakarken. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Vücudumun rüzglarla dans etmesine izin verdim bir süre. Kendimi çok duygusal hissediyordum. Kalbimde alışkın olmadığım duygular vardı. Kafamı çevirdiğimde onu yakından beni izlerken yakaladım. O an bizi birbirimize doğru çeken aşkın müziğiyle birlikte durdu. Her ne kadar ilk günden beri onu hoş bulsam da hiçbir zaman gerçekten birşey olabileceğini düşünmemiştim.
Ay ışığı altında dans ettik, birbirimizin gözlerine bakarak hayaller kurarken... Sanki dünyada ki son iki insandık. Kalbim aşkın melodisini çalmak üzere hareket ediyordu. Müzik durduğunda, birbirimize bakakaldık. Dudaklarım soğuk bir hisle titredi. O sırada her dokunuşu yanaklarımı ısıttı. Dokunuşu ardından geriye kalan al bir ışıltı vardı. Kısa bir sure sonra dudaklarımız heycanımıza yetişti ve ilk öpüşmemize sürüklendik. Bir anda kendimi bu durumdan geriye çektim. Kenimi yine ani bir tepkiyle sürüklediğim durumu fark ederek... Kolumu kaldırdım ve yanağına tokat attım.
‘‘Ne cürretle!’’ masum bir şekilde onu süçladım, kalbimin hızlı atışıyla boğuşurken...
‘‘Sanki seni öpmemi istemiyordun’’ diye cevapladı gözlerime bakarak, sonsuz bir güvenle. Beni tek var olan gerçekle yüzleştirmişti, ama ben kabul etmedim.
‘‘Tabi ki hayır!’’ Duygularımı ve karşı konulamaz cazibesini görmezden gelmeye devam ettim. ‘‘Beni bir kere kurtardın diye, bir anda hayatıma yeniden girip, benimle dans edip, beni böyle öpebiliceğini mi sanıyorsun?’’
‘‘Pek öyle değil… Ormanda ki o geceden sonra seni bir daha görüceğimi hiç düşünmedim.’’ Gülümsedi. Bir an amacını soruşturmaya başladım. Belki de gerçekten benim kadar üzgündü.
‘‘Gerçekten mi?’’ Gülümseyip soru sorar şeklinde kafamı eğdim. İtirafı beni şaşırttı. Belki de hayalim gerçek oluyordu.
‘‘Evet. Nasıl düşüneyim?’’ başka tarafa baktım, rüyalarımda ki adam tarafından kalbim kırılmasın diye. Tam o sırada Elmas hanım geldi beni arar bir şekilde. Yanımdaki gizemli adamı oğlu Kenan Göçer olarak tanıştırdı. Bu tanışma olaylara beklenmedik bir yön verdi. Kenan ile yeniden karşılaşmamıza yol açan komik bir tesadüftü.
Özgürlük birinin fiziksel olarak engellerini aşıp, zincerinden kurtulması değildir. Geçek özgürlük birinin kendi duygu ve düşüncelerini açıklama işteğiyle başlar. Yargılanma korkusu olmadan düşüncelerini açıklamak, duygularını tepkilerden korkmadan söyleyebilmektir.
Bağımsız olmak dünyada ki herkesin elinde olup hiçe sayılmaması gereken bir zarafet: bu yüzden özgürlükle gelen sorumlulukları da anlamalıyız. Bir şeyi yapmadan önce iki kere düşünmek, bizi sonsuza kadar özgürlüğümüzü kaybetirecek yanlış kararlar almaktan engelleyebilir.
Çeviren: Maria Merve Amasyalı
We use cookies to analyze website traffic and optimize your website experience. By accepting our use of cookies, your data will be aggregated with all other user data.